Süreyya





    “Sen hep böyleydin Süreyya. Oldum olası uyanmayı, sokağa çıkmayı sevmedin. Dışarılar kabusun oldu, içeriler kuytun, memleketin. Şehirleri sevemedin. Hep gidesin geldi. Doğa bir bilgi biçimiydi senin için; böylece her vakit türlü türde doğaya yönelmek istedin. Gittiğin hiçbir yer yetmedi. Hep yeniden, bir kez daha gitmek istedin. Kaç göçsün Süreyya !”

    'Süreyya' benim Nil Sakman ile tanışma ve tanıştığıma çok memnun olma kitabım oldu. Altını çizmedik yer bırakmadım muhtemelen. Bazen yetmedi cümleleri yazıp yeniden okudum.
 Süreyya benim bir kere okuyup da doyacağım değil her okuduğumda tekrardan:
“ Bir varoluşun kaydını tutuyorum. Hepsi bu. Kendi varoluşumun kaydını.” diye başlayan ilk sayfasına dönüp yeniden okumak isteyeceğim döngüde bir kitap oldu. Hiç bitmeyecek bu döngü tıpkı Süreyya’nın kendine kavuşamaması, çocukluğuyla olan o döngüsel konuşmaları gibi..

“Çocuk olduğun bir zaman vardı. Bir başka sen. Geçmişte kaldığını söyleme bana Süreyya. Çocukluk geçmişte kalmaz asla. Bilmediğin bir zamanın içinde geçer çocukluk. Havada asılı kalır çoğunlukla. Hiç tanımadığın birine benzer. Fırsat vermediğin, sonradan anımsadığın birine.”


    Ne çok soru sordum kendime Süreyya’yla birlikte, ne çok cevap aradım... En çok da :
“ Ruhun cinsiyeti var mıdır Süreyya ?” cümlesini okudukça cevaplar aradım. Süreyya’nın huzursuzluğunu, kadınlığını, ruhunu sarsan bir gelip bir gitmelerini, çocukluğuna gidip gelememelerini onunla birlikte sancıya sancıya okudum. Bazen o anlattı ben dinledim. Farkına varmadan bazen de ben anlattım.






“Yaşamın bir şiiri varsa bırak kendi kendine kursun dizgesini. Bu insanüstü çaba yoruyor beni. Bir beden düşün Vuslat, iç organlarıyla birlikte bir beden. Midemi düşün, bağırsaklarımı, bu türden şeyleri. Belki o zaman bir cerrah gibi organlarımın arasında dolaşmaktan vazgeçersin. İnsanın hatırladığı en eski an, düştüğü andır.”


Ne diyebilirim ki daha fazla? Lütfen ama lütfen okuyun.

“Tek tek etrafını çevreleyen taşlara baktı. Her bir taş, bir vakit buralardaydım, der gibiydi. Vardım, yürüdüm, güldüm, ağladım, uyudum. İşte bak! Bu da yeryüzünden çekip gittikten sonra sana çaktığım son işaret. Son selam.”









Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Aylin Oflaz ile Murakami'nin Kedisi

Olmayan Kuşlar Ansiklopedisi

Kuşlar Yasına Gider