Bizim Büyük Çaresizliğimiz


“Her şeyin geçip gittiğine, yaşadıklarımızın geçmişte kaldığına kim inandırabilir bizi ? Anılarımızı avuç dolusu su gibi her sabah yüzümüze çarpmanın işe yaramayacağına kim inandırabilir ?”




    Her şey Adana Film Festivali'nde "İşe Yarar Bir Şey"i izlememle başladı. Barış Bıçakçı... Daha önce okumaya başlamadığıma çıldırarak filmden çıkar çıkmaz kitaplarına koştum. Kulağıma en çok çalınan kitabı da "Bizim Büyük Çaresizliğimiz" idi. Hemen aldım ve okumaya başladım. Elbette beni etkisine alarak büyüledi ! Şimdi sizi bir çaresizliğin en naif halini anlatan; 'çaresizliğin de güzeli mi olurmuş' dedirten bu romanla tanıştırabilirim. Ama benden söylemesi: Kitabı hemen alamayacağınız bir zamanda ya da yerde okuyorsanız durun. Çünkü hemen ama hemen gidip almak isteyeceksiniz. 

"İşte milattan sonra ilk yüzyılda Nihal ! Daha sonra mı ? Sonra onun her şeyini ezberledim ben ! Aramızda bildiğimiz bütün dillerde geçen bir konuşma başladı. O konuşmayı kesmek, en azından benim için mümkün değildi." 

    Tam bu satırları okuyup altını çizdiğim yere şöyle bir not düşmüşüm : "Seninle iyi ki tanışmışım Barış Bıçakçı. İyi ki "İşe Yarar Bir Şey"i izlemişim ve kim bu adam böyle demişim !"

İşte tam da bu sebepten kitabı hemen anlatmaya başlamadım. Beni ne kadar etkilediğini anlatmadan bu kitabı da anlatamazdım.

Şimdi gelelim Ender, Çetin, Nihal ve bizim büyük çaresizliğimize.

    Ender ve Çetin çok yakın arkadaş. Aynı evde yaşıyorlar. Arkadaşlıkları artık bir bedenin ayrılmaz parçası gibi olmuş. Kendilerine kurdukları dünyada koşturuyorlar. Derken bir gün aşk kapılarını çalıyor ve çaresizce onu eve alıyorlar. Aşka kapıyı açmamak ve evde yokuz demek ne zaman mümkün olmuştur ki zaten ? Böylece Nihal, Ender ve Çetin'in hayatının ortasına davetsiz bir misafir olarak yerleşiveriyor. Kitabın arkasında şöye yazıyor : "İki yakın arkadaşın aynı kadına aşık olması ve kahvaltıda peynirin üzerine reçel sürebilme iştahı." 

“Nihal’e başından beri olduğumuzdan farklı göründük. Böyle gerekmişti. Koruyucu, kollayıcı, soğukkanlı, ne yapması gerektiğini bilen, Nihal düzgün yürüsün, üniversiteyi uzatmadan bitirsin, yaşadığı felaketten makul adımlarla uzaklaşsın diye asfalt döşeyen iki orta yaşlı, deneyimli erkek. Biri göbekli, diğeri kel.”

    Aslında Nihal, Ender ve Çetin'e emanet edilmişti. Nihal üniversiteyi okuyacaktı. Ender ve Çetin'e emanetti. Acaba çaresizlik bu muydu ? Acaba aşkın kendisi bile emanetken bir emanete duyulan aşkta mı çaresizlik vardı. İki yakın dostun aynı aşka düşmesi miydi yoksa ? Hangisi daha çok sevdi Nihal'i acaba ? 
Okurken bunları düşünüyorsunuz. Hele romanın geçtiği yerleri biliyorsanız onlarla yürüyüp konuşuyor, evlerinin bir köşesinde olan biteni izliyorsunuz sanki. 

“Sonra kahkahalarla gülmeye başlıyoruz. Yirmi yıldır güldüğümüz gibi, dünyanın kıldan tüyden şeylerin etrafında döndüğünü bilerek, gülüyoruz.
Bir yaz öğlesi, Nihal halılarını kaldırdığımız salonun parkesinde çıplak ayaklarıyla geziniyor işte...”

    Kitap boyunca Ender ve Çetin'in çaresizliğini okur gibi oluyorsunuz. Bundan ibaretmiş gibi. Bu haliyle zaten çok seviyorsunuz. Sonra kitabın son sayfasıyla daha da sarsıcı bir gerçekle karşılaşıyorsunuz: Kendi çaresizliğimiz !





    "İhtiyarlar şöyle der: "Neden bir tane! On tane alın!"

    Bir gün biz de ihtiyarlayacağız Çetin. Zembereğimiz boşalacak. İçimizde bakılacak, araştırılacak bir şey kalmayacak. Biz sadece biz olacağız, "ümitsizce kendimiz" olacağız.
Sen sormadan söyleyeyim, balık da tutacağız Çetin. Küçük bir motorla sabahları pata pata çıkacağız. 

    Kışları, kıyı tenhalaştığında, sandalyelerimizi ılgınların altına koyup denizi seyredeceğiz.
Geçmişten konuşacağız. Bütün yaşadıklarımızı bıkmadan, usanmadan ve artık utanmadan hatırlayacağız. 

    Hayatı, büyük çaresizliğimizi, nihayet anladığımızı düşüneceğiz. İçimizde bilmediğimiz bir şeylere isyan etme isteği doğacak.

    Sonra yine bahar gelecek, yaz gelecek. Tekrar eden şeyler bizi tekrar sevindirecek. 

    Bir gün başlarımızda şapkalarımızla bahçede çalışırken, genç bir kadın duvarın ardından seslenip, tek bir kökten mor, kırmızı, siyah ve sarı biberler veren süs biberinden bir tane koparıp koparamayacağını soracak. Sen ya da ben (Ne fark eder!) şapkamızı çıkaracağız, başımızı kaşıyacağız ve yumuşak, kur yapar bir edayla, “Neden bir tane! On tane alın!” diyeceğiz."


    Böyle satır satır yazsam size keşke ama ne mümkün... Mutlaka ama mutlaka okuyun. Barış Bıçakçı'nın muazzam cümleleri arasında kirpiğinizin gölgesini bile takip edemezken kendinizle mücadele edin. Bir yandan daha geç bitmesini isteyip bir yandan satırların nasıl aktığına inanamayın!

"O yıl bahar bize eksik yanlarımızı, hiç tamamlanmayacak şeyleri hatırlatarak gelmişti. Yarım yamalak bulutlar, sahanda yumurta güneşi, neremizi ısıttığı belli olmayan bir sıcaklık. Burnumuzu mu, kalbimizi mi yoksa kasıklarımızı mı ?"



Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Aylin Oflaz ile Murakami'nin Kedisi

Olmayan Kuşlar Ansiklopedisi

Kuşlar Yasına Gider