Kırmızı Pazartesi





"Halam Wenefrida Márquez, ırmağın öte yanındaki evinin avlusunda bir tirsi balığının pullarını temizlemekle uğraşıyordu, Santiago Nasar’ın eski rıhtımın merdivenlerini inip kendinden emin adımlarla evine doğru yürüdüğünü görmüştü. “Santiago, yavrum!” diye bağırmıştı. “Neyin var?” Santiago Nasar onu tanımıştı.
"Beni öldürdüler, Wene Hala.” demişti. 
Son basamakları tökezlemiş ama hemen kendini toparlamıştı. “Hatta bağırsaklarına bulaşan toprağı eliyle silkelemek titizliğini bile gösterdi.” dedi bana Wene halam.
Sonra saat altıdan beri açık olan arka kapıdan evine girmiş, mutfağın içine yüzükoyun yığılıp kalmıştı."




    Santiago Nasar vahşice, Kolombiya'nın bir şehrinde bütün kasaba halkı tarafından öldürülür. Bütün kasaba halkı diyorum çünkü bunun olmasını aslında istemeyip cinayeti işleyeceğini bütün kasabaya duyuran Pablo ve Pedro Vicario kardeşleri kimse durdurmamış, bu cinayete göz yummuştu. Çünkü mesele "namus" meselesiydi.

    Olayın gerçekten yaşanmış olduğunu bilerek daha ilk satırlardan, suçlu olup olmadığı bile belli olmayan, Santiago Nasar'ın vahşice katledilmiş olmasının aşamalarını okumak çok acıydı. İnsanın ya da herhangi bir canlının bu kadar değersiz olmadığını haykırmak istiyor insan okurken.

"Sanki öldükten sonra onu bir kez daha öldürmüştük.” 
diyen Peder Santiago Nasar'ın otopsisinden bahsediyor ! Vahşice öldürüldüğü yetmezmiş gibi bir de korkunç otopsi sonrası bir insanın başkaları gözündeki değersizliğini tek bir cümleyle bile anlatabilmiş Marquez. Sürekli herkese kızarak ve şaşkınlık içinde okudum. Beni gerçekten etkilediğini söylemeliyim. Muhakkak bakın derim.


"Rüyasında hep ağaçlar görürdü", demişti bana annesi Placida Linero, o uğursuz Pazartesi'nin ayrıntılarını aradan 27 yıl geçtikten sonra anımsarken."






Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Kendime Not

Olmayan Kuşlar Ansiklopedisi

Okuma Alışkanlığı Kazanmak